Lâ İlâhe İllallâh

Lâ İlâhe İllallâh… Allah’tan başka hiç bir ilahın bulunmadığını, O’nun dışındaki tüm ilahların sahte olduğunu, kâinattaki tüm varlıkların yegâne hâkiminin, biricik sahibinin Allah olduğunu ifade eden mübarek bir kelime...

Putları ve putlaşan insanları deviren, Allah’ın otorite ve egemenliğini hiçe sayan tağutların tahtlarını sarsan, kendisi için peygamberlerin gönderildiği, kitapların indirildiği; uğruna kılıçların çekildiği, kanların akıtıldığı ve nice şehitlerin verildiği; sahibinin tepesinden kılıcı kaldıran, malına, canına ve ırzına dokunulmazlık getiren eşsiz bir ifade…

İçerik ve muhtevasına iman ederek, gerektirdiği doğrultuda hayat süren insanlara cenneti vacip, cehennemi haram kılan değerli bir kelime…

Kendisini İslam’a nispet eden insanların en çok telaffuz ettikleri, ama manasını en az bildikleri bir cümle…

Bu kelime gereğince insanlar, “mümin” ve “kâfir” diye iki sınıfa ayrılır.

Bu kelime; yaratılışın gayesi, sevap ve günahın kaynağıdır. Din onun için tesis edilmiş, cihad kılıçları onu yüceltmek için sıyrılmıştır. O, Allah’ın tüm kulları üzerindeki hakkıdır…

Onun vesilesi ile İslam’a girilir, Daru’s selam olan cennetin kapıları onun aracılığı ile açılır. O, yeryüzüne indirilmiş en mübarek kelimedir.

Kendisine inanan insanlara Allah’ın kopmak bilemeyen sağlam bir kulpudur...

Hizipleşmenin ve tefrikanın önüne çekilmiş bir settir.

Putları yıkan, tağutları yok eden ve sahte ilahları yerle yeksân eden bir balyozdur…

Zikrin en faziletlisidir.

Kökü yerde sabit, dalları gökte olan ve Allah’ın izni ile her zaman meyvesini veren güzel bir ağaçtır…

Manasını anlatmaya mürekkeplerin tükendiği, sahifelerin yetmediği, kelimelerin aciz kaldığı muazzam bir ilim hazinesidir.

Evet. O, La İlahe İllallahtır…

Kelime-i Tevhid

Kelime-i tevhid olarak tabir edilen “Lâ İlâhe İllallâh” cümlesinin şartlarını anlatmaya geçmeden önce, onunla alakalı bazı meselelerin izah edilmesi gerekmektedir.

Lâ İlâhe İllallâh cümlesi, kelime-i tevhid olarak bilinmektedir. İki rukûndan oluşmaktadır.

Birincisi: “Lâ ilâhe” ruknü.

İkincisi: “İllallâh” ruknü.

Bu iki kısmın birbirinden ayrı düşünülmesi asla mümkün değildir. Bu rukûnlerin birbirinden ayrılması halinde, iman kesinlikle gerçekleşmeyecektir. İmanın tam manasıyla gerçekleşebilmesi, bu iki ruknün birbirinden ayrılmadan kabul edilmesi ile mümkündür. Aksi halde iman sadece bir temenni olarak kalacak ve asla sahibine “mümin” vasfını kazandırmayacaktır. Bu gün kimi insanlar bu iki kelimenin birinci ruknünü esas alıp kâinatta hiç bir ilahın olmadığını savunmakta, kimileri de sadece ikinci rukün ile yetinerek hayatlarına Allah’tan başka ilahlar karıştırmaktadırlar.

Tarihin sayfalarına bir göz attığımızda, insanların şirke düştüğü genel noktanın burası olduğunu müşahede ederiz. Zira Allah’a ortak koşan insanların büyük çoğunluğu, Allah’ın varlığını inkâr ederek değil; aksine hayatlarına Allah’tan başka ilahlar karıştırarak şirke düşmüşlerdir. Allah’ın varlığını inkâr ederek küfre düşen insanların sayısı, çöle nispetle bir kum tanesi gibidir; yok denecek kadar azdır. Böylesi insanların, ya aklî bir problemleri vardır, ya da psikolojik sorunları… Çünkü Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’in hiç bir ayetinde “Allah vardır” diyerek kendi varlığını ispat etme yoluna gitmemiştir; bilakis Allah’ın “bir” ve “tek” olduğunu, O’ndan başka hiç bir ilahın olmadığını, insanların ilah diye tapınıp kutsadıkları varlıkların batıl olduğunu izah yolunu tercih etmiştir. Bu da gösteriyor ki, Allah (celle celaluhu), kendi varlığını inkâr eden insanları aslında muhatap bile almamış, onlara cevap vermeyi uygun bile görmemiştir.

Yüce Allah’ın Kur’an’da ısrarla anlatmak istediği ve üzerinde ciddiyetle durduğu nokta; O’ndan başka hiç bir ilahın kabul edilmemesi ve kendisine ilahlık vasfı yakıştırılmış varlıkların inkâr ve reddedilmesidir. Bu sebeple tevhidin birinci ruknü olan “La ilahe” kısmını esas alarak hiç bir ilahın varlığını kabul etmeyenler, bizim mevzumuz dâhilinde değildirler. Bizim mevzumuz, tevhidin ikinci ruknü olan “illallah” kısmını kabul ettiği halde, Allah’tan başka varlılara ilahlık yetkisi veren kimseleri kapsamaktadır.

Öyleyse, konunun detayına girmeden önce “ilah” kelimesinin ne anlama geldiğini, sonra da nefiy (red) ve ispattan oluşan “Lâ İlâhe İllallâh” cümlesinin açılımını izah etmeye çalışalım. Yardım ve başarı yalnız Allah’tandır.

İlah Kelimesinin Anlam Ve Muhtevası

İlah kelimesi  “أَلَهَ/e-le-he” veya  “أَلِهَ/e-li-he” fiilinden türetilmiştir. Kulluk edilen, kendisine yönelinen, tapınılan, azameti karşısında hayrete düşülen, gönülden bağlanılan ve sığınılan, gibi anlamlara gelmektedir. İbn Recep el-Hanbelî (rahimehullah) şöyle der:

“İlah, kendisinden korkulan, çekinilen umut beklenilen, talepte bulunulan, yüceltilen, sevilen, tevekkül edilen, dua yapılan, dolayısıyla kendisine itaat edip isyan edilmeyendir. Bu sayılanların tamamı Allah’a yapılır. Bunlardan bir tanesini yaratılmışa yapan kimse, Allah’a ibadette ortak koşmuş ve “Lâ İlâhe İllallâh” sözündeki ihlâsını bozmuş olur. Bu söylenilenlerden ne kadarı Allah’tan başkasına yapılırsa, o kadar Allah’tan  gayrisine ibadet edilmiş olur.”1 [1 Gurretu Uyuni’l Muvahhidin, sf. 25, Abdu’l Mun’im’in “et-Tağut” adlı kitabından naklen. ]

Bu ve ilah kavramı etrafında yapılan diğer tariflerden anlaşıldığına göre ilah; kendisine ibadet ve itaat edilen varlıktır. Bu varlık Allah olabileceği gibi, Allah’tan başkaları da olabilir. Ama Allah’ın dışındaki diğer ilahlar sahtelik ve batıllıkla muttasıftırlar. Yani, Allah hak ve gerçek ilah iken, O’nun dışındaki ilahlar batıl ve sahtedirler.

Allah’ın İlahlığına (Ulûhiyetine) Ait Bazı Özellikler

Allah Teâlâ’nın ilah olmasından kaynaklanan bir takım hususiyet ve özellikleri vardır. İslam âlimleri Kur’an ve Sünnet çerçevesinde bu özellikleri şu şekilde açıklamışlardır:

1-  Hüküm Vermek

Bu Allah Teâlâ’nın ulûhiyetinin (ilahlığının) en belirgin özelliklerindendir. Rabbimiz şöyle buyurur:

“İyi bilin ki, yaratmakta emretmekte yalnız O’na aittir.” (A’raf/54)

“Hüküm ancak Allah’ındır.” (En’am/57)

“Hüküm yalnız Allah’ındır.” (Yusuf/40)

“Bilin ki hüküm ancak O’nundur.” (En’am/62)

“O (Allah)  hükmüne  hiç bir kimseyi ortak    etmez.”

(Kehf /26)

Yüce Allah’ın mutlak hükmeden olduğuna ve hükmünde hiç bir ortağı bulunmadığına işaret eden deliller bunlarla sınırlı değildir elbette. Bunun birçok delili vardır. Bu nedenle her kim, sadece Allah’a ait olan bu özelliğin kendisinde de bulunduğunu iddia etse, “ilahlık” iddia etmiş ve kendisini ilah yerine koymuş demektir. Kim de onun bu iddiasını onaylar ve hâkimiyet noktasında ona destek verirse,  Allah’tan başka ilahlar edinmiş olur.

Böylelerinin “Ben ilahım” veya “Ben ilah edindim” demelerine gerek yoktur. Onlar bu vasfı kendilerinde görmekle veya birilerine vermekle ―kabul etmeseler bile― dinden çıkarlar. Bu noktada İslam şehidi Seyyid Kutub’un şu cümlelerini nakletmenin yararlı olacağını düşünüyoruz: O, “Fî Zilâli’l-Kur’ân” adlı muhteşem tefsirinde şöyle der:

“Hüküm vermek ancak ve ancak Allah’a aittir. Ulûhiyetin sadece ona ait olması sebebiyle hüküm vermek ve hükümran olmak ancak O’nun hakkıdır. Hükümranlık, ulûhiyetin icaplarındandır. Hükümranlıkta hak iddia eden kimse, ulûhiyetin ilk şartında Allah’la mücadeleye girişmiş olur. Bu kimse ister fert, ister insanların bir tabakası, ister bir parti veya grup, ister bir millet, isterse bütün dünyanın meydana getirdiği âlemşümul bir insan kütlesi olsun fark etmez. Ulûhiyetin ilk şartı olan   hükümranlık üzerinde Allah’la mücadeleye giren ve kendine hü kümranlık  izafe  etmeye  çalışan  kimse  küfre girmiştir, apaçık bir kâfirdir. Bu kimsenin küfrü, dinin kat’i hükümleri ile sabittir. Bu konudaki kat’i hükümler cümlesinden olarak, sadece biraz önce mealini verdiğimiz ayetin hükmü dahi kâfi gelir…

Böyle bir hak iddia etmenin çeşitli şekilleri vardır. Bu şekillerden her hangi birini kullanmak dinden çıkmak için yeterlidir. Bir kimsenin Allah’a ait ulûhiyet vasfının ilk şartı olan hükümranlığı kendine izafe etmesi ve böylece Allah’la mücadeleye girerek kâfir olması için muhakkak halka: “Sizin benden başka ilahınız yoktur” demesi veya Firavun’un yaptığı gibi “Sizin en  yüce  rabbiniz  benim”  gibi  şeyler  söylemesi  şart  değildir.  kimsenin Allah’ın şeriatını hükümsüz hale getirmesi ve başka bir kaynağın kanunlarını tatbikata koyması, yahut Allah’tan başka  her  hangi  bir  kimseye  hükümranlık  hakkı   tanıyarak onun söz sahibi olduğunu kabul etmesi… Evet, sadece bu kadarı dahi kâfir olması için yeterli bir sebeptir!.. Hükümranlık hakkı tanıyıp söz sahibi olduğunu kabul ettiği kimse bir millet veya bütün beşeriyet dahi olsa yine hüküm değişmez. İslâm nizamında İslâm milleti kendi hükümdarını seçme hakkına sahiptir. Fakat bunun kendi hükümranlıkları manasına gelmesi  düşünülemez. Hükümranlık gerçek manasıyla Allah’a aittir.  Millete ve seçilen hükümdara düşen görev Allah’ın hükümranlık ve şeriatını tatbik sahasına koyarak hizmet etmektir. Aralarında Müslümanlarında bulunduğu bir takım araştırıcılar hükümranlıkla, hükümranlığa hizmet etmeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Hükümranlık sadece Allah’a aittir. Bütün insanlar bir araya gelseler yine bu vasıftan kendilerine bir hak tanınamaz. Onların vazifesi Allah’ın hüküm ve şeriatını tatbik etmektir…”2 [2 Fî Zilâli’l-Kur’ân, 8/403 vd.]

 

2- Teşride Bulunmak (Kanun Koymak)

İlahlığın (ulûhiyetin) en belirgin özelliklerinden  biriside;  hiç şüphesiz ki teşri (yasa, kanun ve nizam) yapmaktır. Yaratmak nasıl ki Allah’a ait bir şeyse, yarattıklarına yasa ve kanunlar koyarak onları yönetmekte aynı şekilde Allah’a özgü bir şeydir. Haram ve helal sınırlarını sadece O belirler. Bir şeyin yapılıp yapılmayacağına ancak o karar verir. Bir şeyin iyi veya kötü olduğuna dair nihâi noktayı koyacak sadece O’dur. Birbirlerinin kalkıp bu yetkileri Allah’tan alarak kendi tekellerine geçirmeleri, Allah’ın en belirgin özelliklerinden birisi olan teşri vasfında O’na ortak olmaları demektir ve ilahlık iddiasıdır. Kimilerinin de bu meselede onlara destek vermesi, onları ilah olarak kabul etmeleridir ve şirktir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden teşri yapan (kanun koyan) ortakları mı vardır?” (Şura/21)

Bu noktada müminlere düşen, Allah’ın ve Rasulü’nün haram ve helal dediklerine içtenlikle bağlanmaları ve onlara karşı gelmemeleridir. Allah ve Rasulü bir işi helal veya haram demek sureti ile kanuna bağlandıktan sonra iman eden insanlar için seçim ve tercih hakkı ortadan kalkmış demektir.

“Allah ve Rasulü bir işi hükme bağladığında hiç bir mümin erkek ve hiç bir mümin kadına o işlerinde istediklerini yapma hakkı yoktur.” (Ahzab/36)

Hâl böyleyken Allah’tan başkalarının da yasa ve kanun yapma yetkisine sahip olabileceğine inanmak imanın neresi ile bağdaşır? İman, mutlak anlamda sadece Allah ve Rasulünün hakem olmasını kabul eder. O ikisinden başkasının mutlak surette hakem olabileceğine inanmak veya onların kanunlarına itaat etmek imanın zıttına hareket etmekten başka bir şey değildir.

3- Yaptığından Dolayı Hesap Sorulmamak

Ulûhiyetin diğer bir özelliği de yaptığı işlerden ve verdiği kararlardan dolayı hesaba çekilmemektir. Hiç kimsenin Allah’a hesap sorma yetkisi yoktur. Ama herkes ona hesap vermek zorundadır.  Yüce Allah bu hususta şöyle buyurur:

“O, yaptıklarından (asla) hesap sorulmaz. Hâlbuki onlara (yaptıkları) sorulacaktır.” (Enbiya/23)

Her kim bu özelliğin kendisinde bulunduğunu iddia eder ve “kimse bana hesap soramaz” derse ―dili ile söylemese bile― ilahlık iddia etmiş olur. Kimde bu özelliği ona verir ve onun bu iddiasını onaylarsa ―dili ile söylemese bile― o kimseyi ilah edinmiş olur.

4- Zatı İçin Sevilmek

Bu da ilah olmanın kaçınılmaz niteliklerindendir. Zatı için sevilen yalnız Allah’tır. O’nun dışındakiler ―kim olursa olsun― sadece Allah için sevilir. Her kim bu özelliği kendi nefsi için iddia eder ve kendisinin zatından dolayı sevilmesi, itaat edilmesi, sevgi ve düşmanlık gösterilmesi gerektiğini söylerse, ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Böylesi birisinin ortaya attığı bu iddiaya olumlu yanıt veren kimse de onu Allah’tan başka bir ilah kabul etmiş sayılır.

5- Zatı İçin İtaat Edilmek

Allah Teâlâ’nın ulûhiyetine has olan özelliklerden birisi de budur. Zatı için itaat edilecek yegâne varlık Allah’tır. O’nun dışındakiler O’ndan dolayı itaati hak ederler. Eğer Allah’a isyan varsa yaratılmışlara itaat yoktur. Allah’ın dışındaki varlıklara itaat edebilmemizin temel kuralı, O’na isyanın olmamasıdır.

Kendisine sırf zatından dolayı itaat edilmesi gerektiğini iddia eden birisi, yalnızca Allah’a özgü olan bir vasfı kendisinde gördüğü için ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Bu özelliği ona veren veya o kimsede de bu vasfın olabileceğini kabul eden biriside onu ilahlaştırmış demektir.

6-  Zarar ve Fayda Vermek

Bu özellikte, Allah’a has olan diğer nitelikler gibidir. Zarar vermek veya fayda dokundurmak sadece Allah’ın elindedir. O’ndan başkalarının bu noktada hiç bir söz hakkı yoktur. Aksini iddia eden, kendisini ilahlaştırmış olur. Kimde onun fayda ve zarar verdiğine inanırsa, onu kendisine ilah edinmiş sayılır. Yüce Allah şöyle buyurur:

“Eğer Allah sana bir sıkıntı dokundurursa, O’ndan başkası onu kaldıramaz. Şayet sana bir hayır (iyilik) dilerse, O’nun fazlını geri çevirebilecek hiç kimse yoktur. O,fazlını dilediğine verir. O, bağışlayandır, rahmet edendir.” (Yunus/107)

Sayılan bu maddeler ulûhiyetin en bariz ve en belirgin özelliklerindendir. Bazı âlimler bu özelliklerin sayısını artırmışlarsa da biz, maksadın hâsıl olduğunu düşündüğümüzden dolayı bu sayılanlarla iktifa etmeyi uygun görüyoruz. Daha fazla malumat isteyen kardeşlerimiz, konu ile alakalı mustakil kitaplara müracaat edebilirler.

Lâ İlâhe İllallâh'ın Rükünleri

“Lâ İlâhe İllallâh” cümlesinin önceki sayfalarda da belirtildiği gibi iki ruknü vardır. Bu rukünlerden birisi nefiy (olumsuzluk ve reddetme), diğeri ispat (kabul etme)’tır.

“Bu (böyledir).Çünkü Allah hak(ilah)’tır. O’nun dışında ibadet ettikleri ise batıldır…” (Hac/62)

Lâ İlâhe İllallâh cümlesini Arap grameri açısından incelersek, çok önemli ve ince nükteler çıkarırız. Arap dilinde olumsuz bir kelime veya cümleden sonra “illa” edatı getirilerek istisna yapıldığında, ondan sonraki isim veya cümlenin hasr-u kasrı murâd edilir. Bunu bir örnekle izah etmeye çalışalım. Mesela, “Ali ayaktadır” dediğimiz zaman, başkalarının da ayakta olma ihtimalinden dolayı ayakta olma eyleminin sadece Ali’ye ait olduğunu söylemiş olmayız. Fakat “Ali’den başka hiç kimse ayakta değildir” dediğimizde ise, ondan başka ayakta olan hiç kimse bulunmayacağı için, ayakta olma eylemini Ali’ye tahsis etmiş ve genel olarak bunu başkalarından nefyederek (reddederek)  O’nun bu konuda tek olduğunu söylemiş oluruz.

Şimdi, Lâ İlâhe İllallâh cümlesini de bu örneğe uygun bir şekilde ele alalım. Biz, “Allah ilahtır” dediğimizde, bu  cümleden

Allah’tan başkalarının da ilah olabileceği anlaşılır. Ama “Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur” dediğimizde ise, ilahın sadece Allah olduğunu, O’nun dışındakilerin ilah olamayacağını ve ilahlığa müstahak olanın sadece O olduğu ifade etmiş oluruz. İbn-i Kayyım (rahimehullah) şöyle der:

“Lâ İlâhe İllallâh” (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesinin Allah’ın ulûhiyetini ispat etme hususunda ki delaleti, “Allah ilahtır” cümlesinin ifade ettiği anlamdan çok daha üstündür. Zira “Allah ilahtır” cümlesi, Allah’ın dışındaki varlıkların ulûhiyetini tam anlamıyla nefyetmemektedir. Ama Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur” cümlesi, ilahlığı sadece Allah’a has kılmakta ve O’nun dışındaki varlıklardan bunu nefyetmeyi gerektirmektedir.” 3 [3 Bkz: Kelimetû La ilahe illallah ve Keyfe Tenfeu Kaileha, Amir Said Zeyabarî, sf. 30.]

Bazı Yazarların Yanılgısı

Kelime-i Tevhid ile alakalı eserler kaleme alan bazı yazarlar, Lâ İlâhe İllallâh cümlesini “Allah’tan başka yaratıcı yoktur, rızık veren, öldüren, dirilten, fayda ve zarar veren O’dur. O’ndan başka malik yoktur” diyerek sadece Rububiyet tevhidi 4 [4 Bir sonraki bölümde tevhidin kısımları ele alınacak ve orada Rububiyet Tevhidinin ne anlama geldiği izah edilecektir.] ile tefsir etmektedirler. Bu anlamlandırma her ne kadar Allah Teâlâ‘ nın bu vasıflarla muttasıf olması yönünden doğru olsa da, Lâ İlâhe İllallâh’ın ifade ettiği manayı ortaya koyma açısından eksiktir. Çünkü Lâ İlâhe İllallâh’tan kastedilen mana, Allah’ın sadece yaratıcı, rızık verici, öldüren, dirilten, nimet veren olması değildir. Evet, sadece bu anlamlar Lâ İlâhe İllallâh’ı ifade etmede yeterli değildir. Bu kelimeden kastedilen hakiki mana, ―tüm bu anlamlarla birlikte― Allah’ın gerçek ma’bud olduğuna, kayıtsız şartsız itaat edilecek mercinin O olduğuna, kanun koymaya, idare etmeye,  emretme  ve  nehyetme yetkisine  sahip olmaya,  yönetme yetkisini elinde bulundurmaya hak sahibinin o olduğuna inanmakla beraber; sevilmeye, saygı gösterilmeye, yüceltilmeye ve korkulmaya en layık olan varlık olduğuna iman etmektir.

Şayet Lâ İlâhe İllallâh’ın manası sadece bu müelliflerin iddia ettiği gibi yaratma, rızık verme vb. anlamlara has olsaydı, o zaman Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Arap müşrikleri arasında her hangi bir ihtilaf ve düşmanlık söz konusu olmazdı. Biraz sonra delilleri zikredileceği üzere, onlar Allah’ın varlığını kabul ediyor ve Allah’ın yarattığını, rızıklandırdığını, gökten yağmur indirdiğini, kâinata söz geçirdiğini ikrâr ediyorlardı.

Dolayısıyla kim Allah’ın bu vasıflarına inanır, ama ibadet ve taatını Allah’tan başkasına yapar, birilerini O’ndan çok sever, dua ve niyazlarını onlara arz eder, sıkıntı anında Allah’tan değil de onlardan yardım talebinde bulunur, Allah’tan başkalarına hükmetme ve yasama yetkisi verir ve egemenlik hakkını başkalarına tanırsa, O asla “Lâ İlâhe İllallâh” demiş sayılmaz. O, Allah’a şirk koşan bir insan olarak kabul edilir. Bu inanç üzerine ölse, ebediyen cehennemi hak eden bir müşrik olur ve asla cennete giremez.

“Çünkü kim Allah’a şirk koşarsa; hiç şüphesiz ki Allah ona cenneti haram kılmıştır. Onun varacağı yer cehennemdir….” (Maide/72)

Onun bu inancı, tarihte yaşamış olan tüm müşrik insanların ortak inancıdır. Kitabın ilk sayfalarında da belirttiğimiz gibi, tarihte Allah’ı inkâr eden topluluklar yok denecek kadar azdır. Onlar Kur’an’ın açık ifadeleriyle Allah’ı yaratıcı olarak kabul etmişler ve Rububiyet tevhidine ait birçok niteliği Allah’a vermişlerdir. Onların ortak koşmaları genel anlamda, Allah’ın ulûhiyetine ait vasıflarda tezahur etmiştir. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır. Şimdi onların Allah’ın Rububiyetini kabul ettiklerine işaret eden ayetlerden bazılarını aktarmaya çalışalım. Yüce Allah şöyle buyurur:

“Andolsun, onlara (müşriklere): “Göklerle yeri kim yarattı?”diye sorsan, onlar elbette: “Allah” diyeceklerdir.” (Lokman/25)

“De ki: “Size gökten ve yerden rızk veren kimdir? Yahut o gözlere ve kulaklara sahip olan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkaran kimdir? İşleri yerince kim yönetiyor? Onlar hemen “Allah ”diyeceklerdir. De ki: “O halde (O’na isyan etmek ten) korkmaz mısınız?” (Yunus/31)

“Eğer sen onlara: “Göklerle yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emrinize verdi?” diye soracak olsan, onlar elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir.” (Ankebut/61)

“Şayet onlara: “Gökten suyu indirip onunla yeri ölümünden sonra dirlikten kimdir?” diye sorsan, onlar elbette: “Allah’tır” derler.” (Ankebut/63)

“Andolsun ki onlara: “Göklerle yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları hüküm ve emrinde ga lip, her şeyi en iyi bilen (Allah) yarattı” derler.” (Zuhruf/9)

“De ki: “Yer ve ondakiler kimindir? Eğer biliyorsanız (söyleyin)” Onlar: “Allah’ındır” diyeceklerdir.” (Mü’miun/84,85)

“De ki: “Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir? (onlar) “Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Her şeyin hâkimiyet ve mülkü elinde bulunan, himaye eden, fakat himaye altına alınmayan kimdir? Biliyorsanız (söyleyin)” Onlar: “(Bunlar da) Allah’ındır” diyeceklerdir. Öyle ise nasılda aldanıyorsunuz? (Mü’miun/86)

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kendilerine gönderildiği Arap müşrikleri ve tarihteki peygamberlerin tebliğine    muhatap olan diğer şirk toplumları, ayetlerden anlaşıldığına göre Allah’ı ve Allah’ın bir takım vasıflarını kabul etmişlerdir. Söz konusu durum bugün içinde geçerlidir. Araştırmaların ortaya koyduğu verilere göre, bugün Allah’ın varlığını inkâr eden insanlar çok azdır. Amerika da yapılan bir ankette: “Siz Allah’a inanıyor   musunuz?”   sorusuna   yetişkinlerin   %98’i,   gençlerin  ise %93’ü “evet” cevabını vermiştir. 5 [5 Bkz: İman; Mustafa Kasadar, sf. 86.]

Tüm bu anlattıklarımızdan “Lâ İlâhe İllallâh” cümlesini “Allah’tan başka yaratıcı yoktur” veya “Allah’tan başka rızık verici yoktur” gibi anlamlarla tefsir etmek yetersizdir, eksiktir. Bu noktada birçok yazar hataya düşmüştür. Bu noktada bizler   de hataya düşmeyi istemiyorsak, tevhidin tüm kısımlarını öğrenmeli ve şirke düşen insanların neden böylesine bir şeye bulaştıklarını çok iyi tespit etmeliyiz. Aksi halde Allah’ın varlığını kabul eden, ama aynı zamanda Allah’a şirk koşan insanlara ―sırf Allah’a inanmalarından ötürü― Müslüman hükmü verir ve büyük bir yanlışa düşmüş oluruz. 

 

 

Yazar: Faruk Furkan

 Birinci Baskı: Mart/2009 İkinci Baskı: Kasım/2009 Üçüncü Baskı: Şubat/2010 Dördüncü Baskı: Mayıs/2010 Beşinci Baskı: Eylül/2010 Altıncı Baskı: Ekim/2011

Yedinci Baskı

 

 

 

 

 

 

Yasin Suresi